Radyo Altınbaş (İstanbul) ,   ALTINBAŞ ÜNİVERSİTESİ RADYOSU...    |         
Kullanıcı:    Parola:    Üye Ol   Şifremi Unuttum  
 
 
 

Zaman Makinesi'nin ilk konuğu Charles Bukowski

 


ZAMAN MAKİNESİ

CHARLES BUKOWSKI, 1983 / LOS ANGELES, USA

-        Merhaba Bay Bukowski. Öncelikle en sevdiğim yazarlardan biri olduğunuzu belirtmek isterim…

-        Sevmeyi falan değil, yalnızlığı öğren! Çünkü en çok ona ihtiyacın olacak…

-        Benim açımdan zor bir sohbet olacak gibi görünüyor… Kendinizi sevdirmek için uğraşmadığınız aşikar…

-        Ben şuna inanırım; sevdirmeye gayret etme kendini, sevilmeye terk et…

-        Nitekim hiçbir zaman moda olmak gibi bir derdiniz de olmadı zaten, değil mi?

-        Yalnız yaşayan biriyim… Kalabalıktan hoşlanmam… Bu tür tuzaklara düşmeyecek kadar yaşlı, kuşkucu ve çakalım. Bu iki haftada yaptığım üçüncü söyleşi, ama ben buna modadan ziyade matematiksel bir tuhaflık olarak bakıyorum. Umarım hiçbir zaman moda olmam. Moda olmak lanetlenmek demektir. Bende ya da yaptığım işte bir tuhaflık var demektir.

-        İlginç! Oysa birçok ünlü yazar fırsat buldukça hayranları ile buluşmak ister…

-        Sürekli kalabalıkları arayanlardan sakının; tek başlarına bir hiçtirler.

-        İnsanları pek sevmediğinizi her fırsatta dile getirirsiniz… Mizantropist olduğunuz söylenebilir mi?

-        Bir insanı sevmek mümkün mü sence? İyi tanımadığınız biri ise belki… Ben insanları pencereden seyretmeyi severim… Ha, onlardan nefret de etmem… Sadece etrafımda olmadıklarında daha iyi hissediyorum.

-        Yalnız olmanız kaçınılmaz gibi duruyor bu durumda…

-        Yalnızlıkla beslenen biriyim; yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz. Yalnız kalamadığım her gün gücümden bir şeyler alıp götürür. Ayrıca yalnız kalmaktan daha kötü şeyler de vardır hayatta… Ama genellikle bir ömür alır bunun farkına varmak… O zaman da çok geçtir… Ve çok geçten daha kötü bir şey yoktur hayatta…

-        İnsanın doğası kötü mü sizce de, Hobbes haklı mıydı yani? Yoksa Rousseau gibi insanın özünde iyi olduğuna, ancak sosyal ve kültürel bir varlık olmasıyla doğasının bozulduğuna mı inanıyorsunuz…

-        Bence harikulade düşünceler ve harikulade kadınlar kalıcı değildirler…

Ama şunu söyleyebilirim; ortalama insanda herhangi bir günde herhangi bir orduya yetecek kadar ihanet, nefret, şiddet ve saçmalık vardır. Cinayet konusunda en becerikliler cinayet karşıtı vaaz verenlerdir; nefreti en iyi becerenler sevmeyi vaaz edenlerdir, son olarak savaşı en iyi becerenler barış vaazı verenlerdir…

-        Peki,  ya kadınlar? Terk edildiniz mi mesela?

-        Mutlu bir yalnızlık, mutsuz bir beraberlikten iyidir dostum… Ne sen başkası için mecburi istikametsin; ne de başkası senin için. Yorma kendini; bırak hayatına eşlik etmek isteyenler seninle gelsin.

-        “Giderse gitsin” diyorsunuz yani…

-        Pek çok iyi adam bir kadın tarafından köprü altına düşürülmüştür (gülüşmeler…).

Gittiğinde ağlarsın, şarkılarda, filmlerde, ona-buna, her şeye ağlarsın. Aklın başına gelince de boşa harcadığın zamana ağlarsın.

-        Aşık oldunuz öyleyse?

-        Aşk? Gece sisini delen bir ışıktır aşk. Sarhoş olduğunuzda bulamadığınız anahtardır aşk. On yılda bir gerçekleşen şeydir aşk. Diğer insanın mahvettiğini sandığın şeydir aşk. Çalan telefondur aşk. Eski bir Los Angeles otelinin çatısına yağan yağmurdur aşk. Ve çok fazla ve fazlasıyla erken kullanılan bir sözcüktür aşk.

-        Çok sanatsal bir ifade… Yeri gelmişken, sanatın ‘hakikat’ ile ilişkisi ve sanatçının entelijansiya içindeki konumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

-        Entelektüel, basit bir şeyi karmaşık söyleyebilen kişidir; sanatçı ise zor bir şeyi kolay. Hayat ile sanat arasındaki fark ise sanatın daha katlanılabilir olmasıdır…

-        Sanat sadece “daha” katlanılabilir yani, öyle mi?

-        Evet, mesela bir keresinde adamın birinden Shakespeare sevmediğimi yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun ve öfke dolu bir mektup almıştım. Gençler bana kanıp Shakespeare okuma zahmetine bile girmeyeceklerdi. Böyle bir konum almaya hakkım yoktu… Sayfalarca bunu söyletip durmuştu. Cevaplamadım. Ama burada cevaplayacağım; s….. git lan, ben Tolstoy da sevmem.

-        İnsanların en sevdiği yanınız da bu sanırım. Kimsenin cesaret edemediklerini rahatça söylemeniz…

-        Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi... İyi işleri olan, sinekkaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan… Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam. Kalıplara uymayı hep reddettim. Geldiğim nokta şu; diğerlerinden daha mutsuz, bir o kadar da umutsuzum, ama kafam hepsinden daha güzel.

Bu arada bir daha birama dokunursan dişlerini ağzına dökerim.

-        Çok özür dilerim, karıştırmışım… Sağlam içiyorsunuz!

-        Bence içmek, her gün tekrarlanabilen ve ertesi gün tekrar hayata dönülebilen bir intihar şeklidir. Bence zaten bira içmek için buradayız ve hayatlarımızı öyle yaşamalıyız ki ölüm bizi almaya geldiğinde titresin.

-        Ölüm demişken, biraz da hayat ve ölümden bahsedelim…

-        Hayat mı? Sizi bilmem ama ben her sabah ayakkabılarımı bağlamak için eğildiğimde “tanrım yine mi?” diye geçiririm içimden. Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum… Repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok… Yine de çıkamıyoruz filmin içinden! Ve film kötü.

-        O kadar mı kötü? Mutlu olmak hiç mi mümkün değil?

-        Sabahın altı buçuğunda bir çalar saat sesiyle uyanıp yataktan fırlayan, giyinip zorla bir şeyler atıştıran, sıçıp, işeyip, dişlerini fırçalayan, saçını tarayan, başka birine büyük paralar kazandırdığı bir yere ulaşmak için trafikle boğuşan ve tüm bunlara sahip olma fırsatı bulduğu için müteşekkir olması istenen biri hayattan nasıl keyif alabilir ki?

-        Kesinlikle haklısınız… Bir çeşit modern kölelik sanki bu, değil mi?

-        Zaten kölelik hiçbir zaman kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde genişletildi.

-        Evet, peki ya ölüm? “Yaşamayı öğrenmek için birkaç defa ölmek gerek” demiştiniz…

-        Karayolunda seyreden arabaların ışıklarını görebiliyorum. Sonu gelmeyen bir ışık akışı. Bu kadar insan… Ne yaparlar? Ne düşünürler? Hepimiz öleceğiz, hepimiz, ne sirk! Bunu bilmek birbirimizi daha çok sevmemiz için yeterli bir neden olmalı, ama değil. Son derece önemsiz şeyler bizi dehşete sürükleyip dümdüz ediyor, yutuyor…

-        Ama zaman her şeyi unutturuyor, değil mi?

-        Zaman unutturmaz dostum, sadece uyuşturur.

-        Peki her an ölecekmiş gibi mi yaşamalıyız sizce?

-        “Sonsuza dek yaşayacakmış gibi düşün, yarın ölecekmiş gibi yaşa.” Benim yaşam felsefem bu…

-        Kanun, kural, din, ahlak sevmem dediniz… Fazla iddialı değil mi?

-        Şöyle izah edeyim… Bir keresinde Afrika’ya ilaç göndermeye karar vermiştik; fakat hepsinin üzerinde “tok karnına” yazıyordu. Umarım anlatabilmişimdir…

Dünyadaki en saf insan olduğunu iddia eden kişiler, aslında şeytana danışmanlık yapabilecek kapasitede kişilerdir. O yüzden tanrının nerede olduğunu bilmek istiyorsan, bir ayyaşa sormalısın...

-        Son olarak, hayatınızdaki en önemli şey “yazmak” olsa gerek…

-        Bitkin bir halde fabrikadan veya depodan eve dönüşte, yemek, uyumak ve tekrar sefil işe dönmek dışında pek bir işe yaramazdı sanki gece. Fakat o yırtık perdeli, aşınmış kilimli, tuvaleti ve küveti koridorun sonunda bulunan, havasında benden önce gelmiş bütün kaybetmişlerin hissedildiği bir eski odada beni bekliyor olurdu daktilo…

 

 
Tarih       : 03 Nisan 2017
 
 

       Tüm Hakları Saklıdır. | All Rights Reserved | Copyright © 2017